Rüzgar Azad: İktisadi Bir Hile Olarak Savaş veya Kana Düşen Zeytin Tanecikleri

Savaş terminolojik anlamlarının dışında iktisadi bir hile anlamına gelmektedir. Normal koşullarda yapılamayacak karapara aklamları(?), uyuşturucu ticareti, insan ticareti, sermayenin belirli bir gruba geçirilmesi, karaborsa demektir. Bu ister dini, ister milli hangi sosa batırılırsa batırılsın böyledir.

Rüzgar Azad: İktisadi Bir Hile Olarak Savaş veya Kana Düşen Zeytin Tanecikleri

Ünlü Atinalı filozof Sokrates, sadece batı uygarlığına değil, bütün dünyaya irfan dersi olarak yaptığı son savunmasında savaşla ilgili olarak şu sözleri söyler:“Savaşlar, çarpışımlar, ayrılıklar nereden ileri gelir? Beden ve onun hırslarından değil mi? Bütün savaşlar para sevgisinden ortaya çıkar ve para beden için ve ona köle gibi hizmet için elde edilir ve bütün bu engellemeler nedeniyle felsefeye verecek zamanımız kalmaz, sonuncu ve en kötüsü, vücut bize boş zaman verse, biz de kendimizi düşünmeye versek bile, her zaman onu kırar ve içimize girer, sorgulamalarımızda kargaşaya ve kafamızın karışmasına sebep olur ve bizi öyle şaşırtır ki, gerçeği görmemizi engeller.” Sokratesin tüm insanlığa armağan ettiği son dersinde savaşla ilgili anladığımız savaşlara;  “beden” yani başka bir deyişle “ meta sevgisi” ve mülkiyet hırsına köle gibi tutkun olmanın yol açtığı söylenebilir. Savaşları öz’gür zihinler değil, hırstan kudurmuş müptezeller ortaya çıkarır. Savaş ortaya çıktıktan sonra artık düşünebilme yetisi yansıya uğrar ve ortadan kalkar.

Düşünme yetisinin ortadan kalkacağı bir düzlemde, Descartik bir metodla hiçbir veriye ulaşamayız, ancak hiçbir verinin olmayışı hiçlik anlamına gelmemektedir. Gerçeklik ile temsil arasındaki farklılığın ortadan kalktığını iddia eden Baudrillard, bizi, hep bir suretten ibaret olan bir “hiper gerçeklik”le baş başa bırakır. Daha yakından bakıldığında, Baudrillard’ın, böyle bir gelişmenin kaçınılmazlığını itiraf etmekle kalmayıp, aynı zamanda onu övdüğü de anlaşılır. En geniş anlamıyla, kültürel olan, anlamın ve önemin bütünüyle ortadan kalktığı yeni bir nitel düzeye erişmiştir. “Gerçeğin” yalnızca biçimsel bir kategori olarak varlığını sürdürdüğü “herhangi bir sonuç doğurmayan olaylar çağında” yaşıyoruz ve Baudrillard bunun sevindirici bir gelişme olduğunu düşünmektedir. “İnsanların bir alternatif peşinde koşmak üzere günlük yaşamlarından feragat etmek istediklerini de nereden çıkarıyoruz? Tam tersine insanlar bunu bir alınyazısı olarak görmek istiyorlar… Monotonluğun yerine daha büyük bir monotonluk koymak istiyorlar.” Eğer bir “direniş” olacaksa, Baudrillard’ın bu direniş için yazdığı reçete, toplumu daha fazla şizofren olmaya teşvik eden Deleuze’un yazdığı reçetenin aynısı olacaktır. Her iki reçete de, tamamen sistemin sunduklarından ibarettir: “Tüketmemizi istiyorsunuz – Peki, hep daha fazlasını, ne rast gelirse onu tüketelim; her türlü yararsız ve saçma amaç için tüketelim.” Baudrillard’ın “hiper uyum” olarak adlandırdığı radikal strateji budur.John Zerzan’ın yaptığı bu gerçek olamayacak kadar güzel tespitte; bize arkaik bir gerçeğin perdesini aralar. İnsanın en temel dürtülerinden olan seçim yapmayı(İrade)... Savaşın bu yüzyılda televizyondan bir bölümünün aktarılması, piyasaya sürülen savaş oyunları, savaşın bir eğlenceden ibaret olduğunu sanan insan toplulukları yaratmıştır. Bu topluluklar da savaşın kahir ekseriyetinin kahır olduğunu kavrayamadıklarından yurt, devlet, vatan gibi  soyut ve yanılsamalardan ibaret olan kavramlarla hipnotize edilip irade yetenekleri ellerinden alıp ölüme ve yıkıma sürüklenirler...

'Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, seni öldürmek için ben elimi sana uzatmayacağım. Ben, tüm yaratıkların sahibi ALLAH'tan korkarım. '

Kuran’daki Maide suresinin 28. ayetinde  Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmeye karar verdiğinde Habil’in verdiği cevap sözünü ettiğim seçim(irade) sözcüğünün ifadesidir. Öldürmemek adına ölmek.
Yaşatmak için ölmek, yaşamak için değil. Yaşam vermek için ölmek, ama her ne olursa olsun yaşatmak temelli bakış açısını insanlığın bu erdemli yetisini anlatır. Peki insanlığın bu erdemli yetisinin  yerine  geçen “yok etmek” ve savaş insana ait değil midir?Elbette ki bu dürtüde insana aittir.

"İnsan insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar. Buradan hareketle aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı ya da yok etmeyi doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın doğasında üç temel savaş nedeni mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan, şeref...En nihayetinde Hobbes bunun için bir çözüm önerisi olarak  Leviathan’ı (Çok kollu dev), düşmanlığı, savaşı engellemek için tehdit unsuru olarak  ortaya çıkartmak gerektiğini savunur. Oysa Hobbes kendi modellemesinde yine bir hataya düşmüştür.Leviathan’ı inşa edecek olanlar yine bu çatışma,düşmanlığı ve diğerini baskı altında tutmayı  gerçekleştirenlerle aynı insanlardır. Ortaya çıkan Leviathan bu sefer belirli bir grubun komutası altına geçer ve acımasızca diğer insan grubunu yutmaya başlar, diğer insan gruplarıda kendi arasında bir Leviathan oluşturup çatışmanın boyutlarını akıl almaz boyutlara ulaştırır. Yine Hobbes’a atıf yaparsak çatışmaların temelinde sahip olma güdüsünün yattığının tespitini yapmıştır. İnsan doğasına, çatışmaya ve savaşa atıf yapan hemen hemen tüm düşünürler ve öğretiler bu dürtünün tahakküm ve mülkiyet ilişkisinden kaynaklandığını açıkça ifade ederler. Yani insan doğasını ister savaşçı, ister barışçıl olarak ele alın, bu böyle okunacaktır. Devletler sivri dişlerinideki kana zeytin dalı da dese başka isimde verse bu gerçek değişmeyecektir... Savaş terminolojik anlamlarının dışında iktisadi bir hile anlamına gelmektedir. Normal koşullarda yapılamayacak karapara aklamları(?), uyuşturucu ticareti, insan ticareti, sermayenin belirli bir gruba geçirilmesi, karaborsa demektir. Bu ister dini, ister milli hangi sosa batırılırsa batırılsın böyledir.