Cumhuriyet yazarlarından veda yazısı!

Cumhuriyet Gazetesi yazarları Çiğdem Toker, Hakan Kara ve Aydın Engin bugün veda yazılarını kaleme aldı.

Cumhuriyet yazarlarından veda yazısı!

Cumhuriyet Gazetesi yönetiminin değişmesiyle birlikte, ayrılıklar da devam ediyor. Gazetenin yazarları Çiğdem Toker, Hakan Kara ve Aydın Engin bugün veda yazılarını kaleme aldı. Cumhuriyet Yayın Kurulu üyesi Orhan Bursalı ise, yeni yönetimin hoşgörülü olması gerektiğini yazıp, bazı eleştiri ve önerilerde bulundu. Cumhuriyet Okur Temsilcisi Güray Öz ve dört ay önce Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Melis Alphan da gazeteden ayrıldığını duyurdu. 

İşte Cumhuriyet’e veda yazıları ve Bursalı'nın köşesinde kaleme aldıkları… 

ÇİĞDEM TOKER / HOŞÇA KALIN: 

Değerli okurlar, görsel ve içerik olarak alıştığınız dört parçalı bir sayfa yok bugün. Haftanın Dem’i, tek parça. 

İki yıl önce, genel yayın yönetmenliği için görevlendirildiğinde (ertesi ay gözaltına alınıp tutuklanacağını, iftira ve asılsız suçlamalar eşliğinde bunun 17 ay süreceğini, sonra da ağır hapis cezasıyla cezalandırılacağını henüz bilmeyen) sevgili meslektaşım Murat Sabuncu’nun “Hafta içi yazılara ilave bir de geniş haftasonu yazısı olmalı” teklifiyle başladığımız pazar yazıları sona eriyor. 

Sadece pazar da değil. 

Bugün bu köşedeki dem’lerin sonu.

***

İnsanın kendi yazısından alıntı yapması tuhaf kaçsa da bazen bir mecburiyet olarak karşısına dikilebiliyor. 28 Ekim 2013 tarihli ilk yazımdan bir cümle: 

“Hoyrat, hoyrat olduğu kadar tuhaf zamanlardan geçiyoruz.” 

Son kullanma tarihi hâlâ geçmemiş bu cümleye şaşırarak baktıktan sonra şu bölümü paylaşmak istedim: 

“Enikonu kayganlaşmış bir zeminde; iyi haberciliği kendine dert eden bir ekibin parçasıydım. 

Bir bahar akşamı, Ankara temsilciliğini yaptığım gazete tarumar edildi. Arkadaşlarım görevden alındı, ayrılmaya zorlandı. Önce mali; peşi sıra gelen siyasi operasyon, gazetemizi bizim olmaktan hızla çıkardı. 

Ne gönül bağı kalmıştı ortada ne de heves. 

Biat hakkımı, gazetecilik ile ‘ekmek parası’ sözcüklerini hiçbir vakit yan yana getirememiş ruhumdan yana kullandım: 

Gittim. 

Bir yaz akşamı, her anlamda darmadağın edilen gazetemden hangi sebeple ayrıldıysam; adını aldığı bayramın arifesinde aynı sebeple Cumhuriyet’teyim: 

Heves ve heyecan...”

***

Kurucusu Atatürk ile, adı, ilkeleri, kökleri, taşıyageldiği saygınlığıyla dünyada bir benzeri olmayan gazetem Cumhuriyet’teki ilk yazım, aktardığım o heves ve eşsiz heyecan ile yazılmıştı. 

Hatırlı kısmı da Cumhuriyet’in istisnasız her siyasi iktidar döneminde ağır bedeller ödemiş tarihinin gazeteciliğe kattığı sorumluluktan da kaynaklanıyordu. 

(Sakın ola heves ve heyecan çocuksu bir sorumsuzluğu çağrıştırmasın. Toplumsal sonuçlar üreten bir işi hakkıyla yapmanın biricik önkoşulu gördüm bu iki itici gücü. Hem de bu yaşıma dek.) 

Bugünkü yazının son oluşu -kiminizin “akıllıca” bulmayacağını bildiğim- heves ve heyecanın yerini ağır bir üzüntüye bırakmasından kaynaklanıyor. 

Tartışmalı bir dava süreci sonunda gerçekleşen yönetim değişikliğinin ardından “Atatürk’ün Cumhuriyet’i” başlığını taşıyan dünkü açıklamanın, her duruşmasını izlemeye çalıştığım ağır ceza yargılamasında, Cumhuriyet davası iddianamesindeki çizgi değişikliği suçlamasını hatırlatması üzüntümün nedenlerinden biri. 

O üzüntü, gitme vaktinin geldiğini haber verirken, şunu söylemek zorundayım: 

Her türlü “çizgi” ve “yayın politikası” uyuşmazlığı bir yana, olağanüstü bir dönemde gazetecilik yargılanır, kriminalize edilir, meslektaşlarımız maddi unsur içermeyen, delil niteliği taşımayan suçlamalarla aylarca tutuklu kalır, gazetenin yayın politikası suçlama konusu edilir, çocuklarına acı çektirilir, gazetecilik iktidar medyası desteğiyle itibarsızlaştırılmaya çalışılırken dahi Cumhuriyet’te gazetecilik yapıldığının, güç koşullar altında özgürlükçü, çoğulcu bir tutumun benimsenmeye çalışıldığının ve halkın haber alma hakkı için -demokratik bir ülkede söz konusu dahi edilemeyecek- riskler alındığının tanığıyım. 

Herkesin kendi vicdanıyla yaşadığı inancı ve birbirine eşit ağırlıkta iki teşekkür ile noktalıyorum: 

Biri bu süre zarfında, bir gazetecinin -hele ki bu konjonktürde- ihtiyacı olan en büyük servet saydığım bağımsızlık ve özgürlük duygusunu Cumhuriyet gazetesinde beş yıl boyunca istisnasız her an yaşatan bütün yöneticilere ve meslektaşlarıma. 

Diğeri: Bu süre zarfında destek veren, dayanışma gösteren, yazılara dair duygu, düşünce ve eleştirilerini cömertçe paylaşan tüm değerli okurlara. 

Tartışmasız hiç değişmeyecek olansa Cumhuriyet’te yazmaktan, Cumhuriyet’e yazmaktan ömrümce sürecek bir kıvanç ve onur duyduğumdur. 

Cumhuriyet sonsuza dek yaşamalı.

HAKAN KARA / ÖNCE CUMHURİYET!: 

“Hakancığım, yayın kurulu kararıyla, gazetenin Haber Müdürü oldun. Kararı oy birliği ile aldık. Seni kutluyor, gözlerinden öpüyorum.” 

Yıl 1994. Telefondaki Hikmet Çetinkaya. “Peki abi” dedim… Fakat öfkeliyim. “Gazeteciyim ben, haberci, röportajcı, fotoğrafçı. Üstelik gencim henüz. Sokakta olmalıyım, masa başında değil” diyorum kendi kendime. Kaldı ki, haber müdürlüğü ne demek? Hem de İlhan Selçuk’ların, Uğur Mumcu’ların gazetesinde. Cumhuriyet’te. Bu kadar ağır bir sorumluluk, bu kadar ağır bir yükün altından nasıl kalkarım. 

Cumhuriyet’teki 11. yılım. Art arda ödüller alıyorum. Haber, röportaj, fotoğraf ödülleri... Yılın tarım gazetecisi, yılın çevre gazetecisi… 

İlk fırsatta soluğu İlhan Ağabey’in yanında aldım. 

Anlattım da anlattım. İlhan Ağabey sakin bir şekilde dinlerdi bizleri. Yine öyle yaptı. Sonra baktım gülümsüyor. İlhan Ağabey gözlerini yüzüme dikti mi, içimden geçeni okuyor diye düşünürdüm. Ona yalan söyleyemezdiniz. Kül yutmazdı. Bir bilgeydi o. Hemen anlamıştı durumu, korktuğumu. 

Bu ağır yükün altından kalkamamaktan, İlhan Selçuk’lara, Uğur Mumcu’lara, Hikmet Çetinkaya’lara mahcup olmaktan korkuyordum. 

“Sevgili Hakan” dedi gülümseyerek; “Seni biz seçtik ve kimi seçeceğimizi biliriz. Bana güvenmiyor musun?” 

Nasıl güvenmem… Daha birkaç yıl önce, istifa etmiştik gazeteden. Hep birlikte. Zor zamanlardı. Sonra döndük… Yuvaya. “Anladım ağabey” dedim. Kalkmak üzereyken, “Otur otur” dedi. “Biliyor musun, ayağa kalkan o ilk insan var ya Homo Erectus, belki daha önceki. İşte o ilk devrimcidir” diye girdi söze. Tarım devrimi, insanlığın uygarlaşma sürecini anlattı. Aydınlanmayı, Fransız İhtilali’ni, 1917 Devrimi’ni, Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk’ü… O konuştukça bin yıllar geçiyordu gözümün önünden. Dünya tarihi bu kadar güzel özetlenemezdi. Sonunda Cumhuriyet’e getirdi sözü ve gazetenin tüm bu süreçteki yerini, önemini anlattı. 

Yanından ayrıldığımda son tümcesi kafamda yankılanıyordu: “Biz büyük bir kavganın içindeyiz Hakan. Bunun bilincinde olmak lazım.” 

20 yılım geçti haber müdürlüğü koltuğunda. 

Bir yıl sonra bu kez İlhan Ağabey’di telefondaki. “Bugün yayın kurulu yapacağız Hakan. Seni de bekliyoruz.” Yayın Kurulu üyesi oldum. 24 yıl boyunca. 

Sonra yazarlık, vakıf yönetim kurulu üyeliği ve Silivri… Acı ve tatlı pek çok anım var bu gazetede. Bu gazetenin çalışanı olmaktan her zaman onur duydum. Düşünsenize efsane isimlerle aynı havayı soluyorsunuz. Üstelik size, maaş bile ödüyorlar. Oysa biz bedava çalışmaya razıydık. Yeter ki Cumhuriyet’te olalım.

Nadir Nadi’ye hayrandım. Tıpkı onun gibi bir “Mozart dostu”ydum ben de. Melih Cevdet Anday’ın yazılarını iple çektiğimi anımsıyorum. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ile tanıştığımda dizlerim titriyordu. Saygın, olağanüstü bir insan ve öylesine zarif ki… Sonra Oktay Akbal, Ali Sirmen, Erdal Atabek sonrasında Orhan Erinç, Emre Kongar… 

En zor koşullarda bile asla direncini, umudunu yitirmeyen insanlar. Daima gülümsemeyi başarabilen insanlar. Efsane isimler. Ve elbette Hikmet Çetinkaya… Ağabeyim, dostum. Çok emeği var üzerimde, üzerimizde... 

Cezaevindeyken insanın düşünmek için çok zamanı oluyor. Her şeyi okuyorsunuz. Bizler hakkında yazılanları, söylenenleri… Sonra söylenmeyenleri, suskun kalanları düşünüyorsunuz. İnciniyorsunuz kimi zaman. Kimi zaman da öfkeleniyorsunuz. Bazı şeyler insana hapiste olmaktan daha çok koyuyor. 

Fakat o kadar çok şey yaşadık ki Cumhuriyet’te. 

Uğur Ağabey’in öldürüldüğü günü anımsıyorum. İçimden bir şey koptu o gün. Akşama doğru, iş bittikten, gazeteyi bağladıktan sonra tuvalete gittiğimi, gizli gizli ağladığımı anımsıyorum… 

Hayrandık ona. Uğur Ağabey gibi olmak istiyorduk hepimiz. Olamadık elbet. Kolay mı bir Uğur Mumcu olmak, İlhan Selçuk olmak. 

Uğur Mumcu’yla sohbetlerimde sık sık söylediği o söz geliyor aklıma: 

“Gerçeğin kendisi devrimcidir.” 

Gerçeğin peşinde koştuk hep. 

Uğur Ağabey’in ölümünden sonra da sürdü baskılar, ölüm tehditleri… Sonra Ergenekon süreci... Çalkantılar eksik olmadı hiç: Tartışmalar, kavgalar, istifalar… Büyük çoğunluğu kamuoyuna yansımadı. 

Cumhuriyet’in zarar görmesine kimse izin vermedi. Söz konusu olan Cumhuriyet’se eğer, yaşanan sıkıntıların, öfkenin, dargınlıkların önemi yoktu. İnsanlar bu gazete için yaşamlarını verdiler. 

Durum yine öyle. Cumhuriyet gazetesinde, mahkeme kararı gereği yeniden seçim yapıldı. Yeni bir yönetim belirlendi. İnternette bu değişimi sevinçle karşılayanlar var. “Tamam işte ne güzel oldu” diyenler. Üzgün olanlar, tepki gösterenler de var. Benim sözüm işte o üzülenlere. Elbette üzülebilir, Cumhuriyet’e kızabilirsiniz. Gazeteye mektup yazın, tıpkı tüm haber müdürlüğüm boyunca bana yaptığınız gibi yöneticilere telefon açın, görüşlerinizi dile getirin. Ama Cumhuriyet’i almaktan asla vazgeçmeyin. Cumhuriyet sizin gazeteniz. Sahip çıkın ona. Bizler gelip geçiciyiz, Cumhuriyet kalıcı. Bugün Türkiye’de, Cumhuriyet’e her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Ben, Cumhuriyet gazetesinin olmadığı bir Türkiye’yi hayal bile edemem. Cumhuriyet’siz nefes alamayız.

***

Emre Kongar’a yönelik bazı tweet’ler gördüm. Niye ayrılmıyorsun demiş biri. Gerçi o gereken yanıtı vermiş. Ben yine de söyleyeyim: O bir “Cumhuriyet yazarı”. Yönetici değil. Hepimiz gibi yapacağına kendi karar verir. Cumhuriyet kimsenin malı değil. Ve bilmeyenler için altını çizmekte fayda var: Emre Kongar, İlhan Ağabey’e çok yakın biriydi. Onun çok sevdiği bir yazardı. 

Bana gelince, yaşanan onca şeyden sonra, gazetede kalmam artık mümkün değil. Hafta başında istifa ettim. Sessiz sedasız ayrılıyorum. Söyleyecek şey çok elbette. Ama bunun ne zamanı ne de yeri: Önce Cumhuriyet. 

İstinaf Mahkemesi’nin kararının ardından yeniden Silivri yolu görünmezse eğer, kızımla ilgileneceğim en çok. Ayrı kaldığımız zamanların onda bıraktığı izleri silmeye çalışacağım. Birlikte müzik yapacağız. Bizimki 8 yaşına girdi. Piyano çalmayı öğreniyor. Sanırım Nadir Nadi gibi, benim gibi o da bir “Mozartdostu” olacak. Onun doğum günlerini kutlarken Uğur Mumcu’yu anıyoruz hep. Doğum günleri aynı: 22 Ağustos. Ve elbette ki Cumhuriyet okumaya devam edeceğim. 

Sevgiyle kalın.

AYDIN ENGİN / EYVAH, YAŞASIN, BEN YİNE GİDİYORUM: 

Dört yıl önce, Cumhuriyet’te yeniden yazmaya başladığımdaki ilk Tırmık’ın başlığı “Eyvah, yaşasın, ben yine geldim” idi. 

Aradan dört uzun zorlu yıl geçti. Bu Tırmık’ın başlığı da ilkine “biraz” benziyor: 

Eyvah, yaşasın, ben yine gidiyorum... 

Geçen cuma günü Cumhuriyet Vakfı yeni yönetimini seçti. Yeni yönetimin benimle çalışmak istemeyeceğine eminim. Benim yeni yönetimle çalışmayacağıma ise kesinlikle eminim. 

Dört yıl gibi kısa, ama kimilerimize kırk yıl kadar uzun gelen harikulade bir serüvendi. Ateşi ve ihaneti de gördük, elini taşın altına değil ateşe duraksamadan sokan kadın ve erkekler de tanıdık. 

Cumhuriyet de benim için buraya kadarmış. 

Giderken eli boş gitmiyorum. İkramiyemi AKP Reisi’nin elinden alıp gidiyorum: Yargıtay’da sırasını bekleyen yedi buçuk yıl... 

Boşverin. 

Hapishane bilmediğim yer değil. İstanbul’un bütün sivil ve askeri hapishanelerinde defalarca konuk edildim. Bir Silivri kalmıştı...

***

Yukarıda hatırlattığım dört yıl önceki ilk “Tırmık”ta şöyle yazılmıştı: 

“... Başlıktaki ‘eyvah’ da, ‘yaşasın’ da benden değil. Kimlerden bilmiyorum. Kim olduklarını, ‘Eyvah’ ya da ‘Yaşasın’ diyenler zaten biliyor (.....) Sözün özü: ‘Eyvah yine geldi’ diyenlere eyvallah, ‘Yaşasın yine geldi’ diyenlere selam…” 

Dört yıl sonraki bu Tırmık da benzer bir cümleyle bitsin. 

“Eyvah yine gidiyor” diyenlere selam olsun, “Yaşasın yine gidiyor” diyenlere eyvallah... 

ORHAN BURSALI / CUMHURİYET'İ HOŞGÖRÜ YÜCELTECEKTİR:  

Şunu belirtmek isterim: Yönetime gelenler hoşgörülü olmalı. Mesela Murat Sabuncu’nun gazetede yayımlanan yazısını portaldan kaldırmak yanlış olmuştur. Cumhuriyet’i hoşgörü yüceltir ve yükseltir. 
Yoksa, dün iktidarla ve Cemaat ile birlikte operasyonları savunan ve yetmez ama evet diye yeri göğü inleterek bugün yaşadığımız büyük dönüşümde büyük payları olanların, bugün, Cumhuriyet AKP’nin eline geçti biçimindeki alçakça yalanlarını taşıyacakları malzeme olur. 
Onlar her zaman “haklılar cumhuriyeti”dir... 
Hiçbir zaman da zarar hesabı yapmazlar, çünkü öyle bir hane yoktur önlerindeki pusulada.. 
Murat’ın Cumhuriyet Müzesi’nden her gün inerek güç alması, yönetiminde bir denge aramasına vesile olmuş. Ne güzel! 
Herkes müzeye inmeli, sık sık.. 
Bu müzeden dolayı da sevgili Hüseyin Gürer’i anmalı... 
Tayfun Atay ve Çiğdem Toker’in ayrılma kararlarını yeniden gözden geçirmelerini candan arzuluyorum. 
Arkadaşlar burası bir gazetedir. 

GÜRAY ÖZ: VEDA YAZISI OLMADI

Cumhuriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Güray Öz de gazeteye veda etti. Gazeteci Öz’ün twitter’dan paylaştığı veda mesajı şöyle:

“Cumhuriyet gazetesindeki görevlerimden ayrıldım. Bir veda yazısı yazmak isterdim ama olmadı, artık okurlarımın ‘Sondan Bir Önceki’ başlıklı yazımı veda yazısı olarak kabul etmelerini diliyorum. Cumhuriyet’teki tüm arkadaşlarıma da hoşçakalın diyorum.”

MELİS ALPHAN’IN VEDA DUYURUSU

Yaklaşık dört ay önce Cumhuriyet’te köşe yazarı olan Melis Alphan ise, Cumhuriyet’e veda ettiğini Twitter’dan şöyle duyurdu:

“Cumhuriyet, benim için epey kısa bir yolculuk oldu. Olsun, yine de güzeldi. Bana dedemin gazetesinde yazma fırsatı verdikleri için Murat Sabuncu’ya ve Tayfun Atay’a teşekkür ediyorum. Cumhuriyet’te kalıp yazmaya ne etik değerlerim ne vicdanım ne de hayat görüşüm izin verirdi.”

cumhuriyet çiğdem toker hakan kara aydın engin